Orda hiçbir şey olmamışçasına sırtını verip bir bankta otururken, ardında yılların tecrübesiyle dimdik ayakta duran bir camiyle poz verebilmek…
Ve samimiyetle gülümsemek; belki kameraya özel, belki de kameranın ardındakine özel…
Yo! Kameranın ardındakine olamazdı…
En son “O”na “Git!” demişti.
Kovmuştu “O”nu…
Dört duvar arasında çaresiz bırakıp giderken, “O”na, sadece saçlarının kokusunu bırakmıştı ve bakmamıştı ardına…
Gariptir ki, şimdi bir bankta oturmaktaydı…
“O”na dair hiçbir şey düşlemeden oturmaktaydı…
Belki merceğe verdiği gülümsemesindeki samimiyeti, bu rahatlığı, hayata meydan okuyuşluğu...
Aslında tüm bunların yanında içine kapanıklığını gizlemeye çalışması “O”nsuzluğundan kaynaklanıyordu…
İşte bu yüzden tüm samimiyetiyle gülümsüyordu merceğe…
“O” ise kameranın arkasında gizliydi…
“O”, o gülümsemenin sahibi olmaya çalışan ahmağın tekiydi…
Ve hayatta kalan tek umudu “O”nu “O” yapan, o gülümsemedeki gözlerdi...
Rengine sevinçlerini, hüzünlerini, geleceğini, değerini…
Kısaca “her şeyini” yüklediği o doyumsuz gözleri seyredebilmekti…
Evet, o gözler, o gülümsemenin en temel taşı olan o gözler onun “Umuduydu”…
Umuduydu çünkü kendisini görebildiği tek yer artık orasıydı…
Aynalar…
Hayır! Aynalar yalan söylerken, gerçeği, kendisini; “O”nu “O” yapanı o gözlerin içinde bulmuştu…
Ama o gözler sahibiyle çok uzaklardaydı…
Ne vakit sahibine varmaya çalışsa kamera giriyordu aralarına…
Ah! Kameranın önünde olabilmek…
Ardında yıllanmış camiyle poz verirken bir bankta, gülümseyen umut yüklü o gözlerin sahibinin saçına dokunabilmek…
Ya da, yanında otururken tüm hiçliği ile onun merceğe gülümseyerek bakışını seyretmek…
Bunlar olmasa bile deklanşöre basan olmayı da isterdi…
Ne fark ederdi? Sonuçta o pozun içindeydi…
Gözlerini kapadı tüm hiçlik hayalleri ile…
Ve o gülümseyen gözlerin içine bir daha baktı kamera ardından...
İç çekiyor ve kendi penceresinden izliyordu O’nun gülümsemesini.
Gülümsemesiyle pozu poz yapanı, elinde sigarasının dumanıyla resmetmeye çalışıyordu…
“Hiçbir şeyi” kalmamışken, “her şeyi” ile arasında sadece kamera varken, az sonra yok olacak dumanlar ile bir şeyler becerdiğini sanmak bile pozun içinde olmak kadar güzel geliyordu “O”na…
Ah rüzgâr!
Pozun içinde olamayacağını bilmek, “O”na yaşamamak adına en büyük neden olsa bile, en azından yaşadığını hissettiren “O”yu çizdiği dumanları yok eden; bunu bile kendisine çok gören rüzgârla uğraşmaktan bıkmıştı…
Her defasında rüzgâra ve içinde olamayacağına inanmamakta ısrar ettiği o poza inat bir daha çekiyordu sigarasından…
Bu çekişler onun sonu olacaksa bile, sonu olmaması için kendince bir neden bulamıyordu…
Sanırım tüm hayatı, işte bu olmuştu…
Zehri inatla çekmek ve şifaya kamera ardından bakmak…
Galiba “O” bunun için vardı…
Evet doğruydu…
Kimisi, kamerayı yapmak için varken, kimi de deklanşöre basmak için vardı…
Kimi, o yıllanmış camiyi yaparken, kimi de o bankı oraya yerleştirmek için vardı…
Pozu poz yapan “O” ise, hafiften gülümseyerek bakardı merceğe…
Ve her şey bu kadardı…
Her parça birleşmiş; bir şey haricinde poz tamamlanmıştı…
Sıra “O”ndaydı. Şimdi görev sırası “O”na gelmişti…
Maalesef “O” orada poz verirken, “O” ise kamera ardındaydı…
İşte “O” nun görevi de buydu:
Pozda yeri olmasa da, pozun değerini vermek!
“O”, pozun, belki de gülümsemenin değerini bir sigara ve bir kaç damla gözyaşıyla veriyordu…
Tuhaf olan, pozdaki yıllanmış camiden başkasının, bu işlevden anlamaması ve haberdar olmamasıydı…
Aslında “O”nun, o poza karşı görevine şahit olan başkaları da vardı:
Evet! O şahitleri galiba, sigarası, bir kaç damla gözyaşı ve baş belası rüzgârından ibaretti...
Her şeyi silmeye çalışan rüzgârı, her ne kadar başının belası olsa da onun görevi de buydu…
Belki görevini kendisi gibi aksatmadan yapabildiği için sevmeye başlamıştı onu…
İşte “O”, pozun değerini bunlarla verdiği gibi, şahit olarak da onları biliyordu…
Kötü olan; ya da bu görevi görev yapan, bu görevde olduğunu bilip, görevin değerinin farkında olan şahitlerinden başkasının olmamasıydı…
Aslında, bu görevi, görevi yapan “O”yu, görevin şahitleri ile görevin derinliğini ve gizliliğini sadece, “O” yu “O” yapan, gülümseme sahibinin o gözleri bilse yeterdi…
Sırf bu yüzden “O”, “O”ya görevini açıklamıştı.
Artık “O” yu “O” yapan da biliyordu bu görevi; ama “O” yu, o poza almak istemiyordu…
Galiba normal olanı da buydu:
Hayat, “O” için, bu pozun değerini poz ardından birkaç damla gözyaşıyla verirken, bunu kimsenin bilmeyeceğini bilerek, sigara dumanında kaybolmaktan ibaretti…
Ha bir de; asla o pozda yer alamayacağını istemeye istemeye kabul etmesiydi…
Muhammet Mazhar Demir’in Diğer Yazıları İçin TIKLAYIN...
Ve samimiyetle gülümsemek; belki kameraya özel, belki de kameranın ardındakine özel…
Yo! Kameranın ardındakine olamazdı…
En son “O”na “Git!” demişti.
Kovmuştu “O”nu…
Dört duvar arasında çaresiz bırakıp giderken, “O”na, sadece saçlarının kokusunu bırakmıştı ve bakmamıştı ardına…
Gariptir ki, şimdi bir bankta oturmaktaydı…
“O”na dair hiçbir şey düşlemeden oturmaktaydı…
Belki merceğe verdiği gülümsemesindeki samimiyeti, bu rahatlığı, hayata meydan okuyuşluğu...
Aslında tüm bunların yanında içine kapanıklığını gizlemeye çalışması “O”nsuzluğundan kaynaklanıyordu…
İşte bu yüzden tüm samimiyetiyle gülümsüyordu merceğe…
“O” ise kameranın arkasında gizliydi…
“O”, o gülümsemenin sahibi olmaya çalışan ahmağın tekiydi…
Ve hayatta kalan tek umudu “O”nu “O” yapan, o gülümsemedeki gözlerdi...
Rengine sevinçlerini, hüzünlerini, geleceğini, değerini…
Kısaca “her şeyini” yüklediği o doyumsuz gözleri seyredebilmekti…
Evet, o gözler, o gülümsemenin en temel taşı olan o gözler onun “Umuduydu”…
Umuduydu çünkü kendisini görebildiği tek yer artık orasıydı…
Aynalar…
Hayır! Aynalar yalan söylerken, gerçeği, kendisini; “O”nu “O” yapanı o gözlerin içinde bulmuştu…
Ama o gözler sahibiyle çok uzaklardaydı…
Ne vakit sahibine varmaya çalışsa kamera giriyordu aralarına…
Ah! Kameranın önünde olabilmek…
Ardında yıllanmış camiyle poz verirken bir bankta, gülümseyen umut yüklü o gözlerin sahibinin saçına dokunabilmek…
Ya da, yanında otururken tüm hiçliği ile onun merceğe gülümseyerek bakışını seyretmek…
Bunlar olmasa bile deklanşöre basan olmayı da isterdi…
Ne fark ederdi? Sonuçta o pozun içindeydi…
Gözlerini kapadı tüm hiçlik hayalleri ile…
Ve o gülümseyen gözlerin içine bir daha baktı kamera ardından...
İç çekiyor ve kendi penceresinden izliyordu O’nun gülümsemesini.
Gülümsemesiyle pozu poz yapanı, elinde sigarasının dumanıyla resmetmeye çalışıyordu…
“Hiçbir şeyi” kalmamışken, “her şeyi” ile arasında sadece kamera varken, az sonra yok olacak dumanlar ile bir şeyler becerdiğini sanmak bile pozun içinde olmak kadar güzel geliyordu “O”na…
Ah rüzgâr!
Pozun içinde olamayacağını bilmek, “O”na yaşamamak adına en büyük neden olsa bile, en azından yaşadığını hissettiren “O”yu çizdiği dumanları yok eden; bunu bile kendisine çok gören rüzgârla uğraşmaktan bıkmıştı…
Her defasında rüzgâra ve içinde olamayacağına inanmamakta ısrar ettiği o poza inat bir daha çekiyordu sigarasından…
Bu çekişler onun sonu olacaksa bile, sonu olmaması için kendince bir neden bulamıyordu…
Sanırım tüm hayatı, işte bu olmuştu…
Zehri inatla çekmek ve şifaya kamera ardından bakmak…
Galiba “O” bunun için vardı…
Evet doğruydu…
Kimisi, kamerayı yapmak için varken, kimi de deklanşöre basmak için vardı…
Kimi, o yıllanmış camiyi yaparken, kimi de o bankı oraya yerleştirmek için vardı…
Pozu poz yapan “O” ise, hafiften gülümseyerek bakardı merceğe…
Ve her şey bu kadardı…
Her parça birleşmiş; bir şey haricinde poz tamamlanmıştı…
Sıra “O”ndaydı. Şimdi görev sırası “O”na gelmişti…
Maalesef “O” orada poz verirken, “O” ise kamera ardındaydı…
İşte “O” nun görevi de buydu:
Pozda yeri olmasa da, pozun değerini vermek!
“O”, pozun, belki de gülümsemenin değerini bir sigara ve bir kaç damla gözyaşıyla veriyordu…
Tuhaf olan, pozdaki yıllanmış camiden başkasının, bu işlevden anlamaması ve haberdar olmamasıydı…
Aslında “O”nun, o poza karşı görevine şahit olan başkaları da vardı:
Evet! O şahitleri galiba, sigarası, bir kaç damla gözyaşı ve baş belası rüzgârından ibaretti...
Her şeyi silmeye çalışan rüzgârı, her ne kadar başının belası olsa da onun görevi de buydu…
Belki görevini kendisi gibi aksatmadan yapabildiği için sevmeye başlamıştı onu…
İşte “O”, pozun değerini bunlarla verdiği gibi, şahit olarak da onları biliyordu…
Kötü olan; ya da bu görevi görev yapan, bu görevde olduğunu bilip, görevin değerinin farkında olan şahitlerinden başkasının olmamasıydı…
Aslında, bu görevi, görevi yapan “O”yu, görevin şahitleri ile görevin derinliğini ve gizliliğini sadece, “O” yu “O” yapan, gülümseme sahibinin o gözleri bilse yeterdi…
Sırf bu yüzden “O”, “O”ya görevini açıklamıştı.
Artık “O” yu “O” yapan da biliyordu bu görevi; ama “O” yu, o poza almak istemiyordu…
Galiba normal olanı da buydu:
Hayat, “O” için, bu pozun değerini poz ardından birkaç damla gözyaşıyla verirken, bunu kimsenin bilmeyeceğini bilerek, sigara dumanında kaybolmaktan ibaretti…
Ha bir de; asla o pozda yer alamayacağını istemeye istemeye kabul etmesiydi…
Muhammet Mazhar Demir’in Diğer Yazıları İçin TIKLAYIN...

0 Yoruma Sahip:
Yorum Gönder
Yorum Nasıl Yapılır?
* Boş alana yorumunuzu yazdıktan sonra "Profil seç!" kısmından "Ad /URL" seçeneğini seçiniz. Adınızı yazdıktan sonra, URL kısmına varsa sitenizi yazınız. Ve "Yorum Gönder" butonuna basıp bekleyiniz...
NOT: "Gönder" butonuna bastıktan sonra sayfa yenilenecektir.Sayfayı kaydırıp yorumunuzun yayınlanıp yayınlanmadığına bakınız.